Ana Sayfa  |  Yardım  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt



Forum Ana Sayfası  »  Tarih Kitapları
 »  Modernleşme Sürecinde Osmanlı Kentleri

Yeni Başlık  Cevap Yaz
Modernleşme Sürecinde Osmanlı Kentleri           (gösterim sayısı: 3.881)
Yazan Konu içeriği

boşluk

admin
[Tarihçi]
Site Kurucusu

Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 15.12.2009
İleti Sayısı: 250
Şehir: YurtDışı
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Özel ileti Gönder


46 kere teşekkür edildi.

Konu Tarihi: 07.04.2011- 00:01



GİRİŞ
              Paul Dumant ve François Georgen tarafından editörlüğü yapılan Modernleşme Sürecinde Osmanlı Kentleri adlı bu eserde konular on farklı başlık altında ele alınmıştır ve her konu farklı alanlarda söz sahibi olan kişilerce kaleme alınmıştır. Eserin ortaya çıkış noktası ise Sosyal Bilimler Yüksek Okuluna bağlı Araştırma merkezi SSCB, Slav Dünyası ve Türk topraklarına ilişkin etkinlikler çerçevesinde düzenlenen “ Osmanlı İmparatorluğu’ndan Günümüz Türkiyesine” adlı seminer çalışmalarıdır.
              Eserde siyasi ve coğrafi bakımdan Osmanlı İmparatorluğu’na bağlı kentlerin yanında yüzyıllarca imparatorluk içinde yer alan ve onun damgasını taşıyan yerlere değinilmek istenmiştir. Eser, özellikle 19. yüzyıl; yani modernleşme ve reformlar çağını kapsamakta ve Anadolu ile Irak’tan başlayarak Balkanlar ve Mısır da dahil olmak üzere geniş bir coğrafi saha incelenmiştir. Ayrıca genel Osmanlı kentlerinin özellikleri yanında tek tek       şehirlerden de bahsedilmeye çalışılmıştır. Bu şehirler arasında özellikle İstanbul, İskenderiye, Bağdat, Bursa ve Van üzerinde durulan önemli şehirler olmuştur.
TANZİMATIN KENT REFORMLARI ÜZERİNE ( Stefan YERASİMOS )
              Osmanlı İmparatorluğu’nda 1839’dan itibaren başlayan ve Tanzimat olarak bilinen, reformlar kent alanını da ilgilendirmektedir.
              Osmanlı’da Tanzimat döneminde mevcut kent görüntüsünün toptan reddedilmesi anlamına gelen ilk resmi belge 17 Mayıs 1739’da hazırlanmıştır. Bu belgede askeri yol genişliğinin 7- bm. olarak düşünüldüğünü görüyoruz. Oysa o dönemde İstanbul’un en geniş caddesi olan Divan yolunun 6 m. Genişliğinde olduğunu düşünürsek bu belgede amaçlananların o 1,5 yüzyıllık dönemde gerçekleşmesini daha iyi anlarız.
              Tanzimat ile birlikte modernleşmede temel iki unsur amaçlanıyordu. Bunlardan ilki Batı üstünlüğüne karşı onun kazanımlarını kullanarak mücadele etmekti. İkinci temel amaç ise modernleşme ile birlikte merkezi devlet otoritesini yeniden kurmaktı.
              Kent alanına müdahale, zamanlama erkenliği ve sonuç alıcılığı bakımından, bu çerçevede gerçek anlamına kavuşmaktadır. Tanzimatla   birlikte kent alanına bir   düzen verilmeye başlanması , aynı zamanda   bir genel düzen kurma çabasıydı ve sonuçları   hemen görüldü. İmparatorluğun son yüz yılında İstanbul neredeyse diğer dönemlerin aksine hiçbir ayaklanmaya sahne olmadı. Tanzimat diğer alanlarda olduğu gibi kent alanında da otorite boşluğunu doldurmaya ve bu amaçla Batıdan alınmış gerekli araçlarla donanmaya çalışmaktadır. Kent sorununun önemi, Tanzimat yasa koyucularının kente ilişkin kaygılarındaki   zamanlama erkenliğini açıklamaktadır.
Hukuki Çelişki
              Tanzimat öncesi kent düzenindeki başarısızlığın nedenlerini bulmamız için Osmanlı hukukunu ve dolayısıyla da İslam hukukunu incelememiz gerekir.
              İslam hukuku şeriata, örf üzerine kurulmuştur. Osmanlı Devleti’nde ilk önce şer’i kurallar uygulanmış, daha sonra İmparatorluğun gelişmesiyle birlikte örfi kuralların etkisi de artmıştı. Zamanla bu örfi kurallar uygulamada gerçek bir kanun hükmüne dönüştü. Tanzimatın yaptığı fayda bu kuralların resmileştirilmesidir. Bütün bunlara rağmen Osmanlı hukukunda şer’i kurallar ile örfi kuralları birbirinden ayrı düşünmek büyük bir gerekliliktir.
İslam Kenti
              İslam kenti kavramı günümüze kadar pek çok evre geçirmiştir. Genellikle çöl İslamıyla özdeşleştirilen bir kültürün   tek örnek olarak kurulan ve dolambaçlı dar sokak, çıkmaz avlulu ev gibi dışsal özelliklerle tanımlanan bu kavram, İslamın coğrafi ve kültürel çeşitliliğini ortaya koyan daha derin araştırmalarda sert araştırmalarda sert eleştirilere hedef olmuştur.
              İslam kenti ile batı kentini karşılaştırdığımızda aralarındaki karşıtlığın temelini Roma kenti ile İslam kenti arasındaki farklılık oluşturur. (İslam kentlerinde Roma kentlerinin aksine) kamu alanından söz edilemez, ayrıca belli bir sınır kavramı da bulunmamaktadır.
              İslam kentinde yolların daralması, ortak alanların oluşturulması ve çıkmaz sokakların meydana gelmesi iklim şartlarının sonucunda değil şahısların menfaatleri doğrultusunda ortaya çıkmıştır. İslam kenti başlıca üç ana unsurdan oluşur;
a-) Kentin kapılarından merkeze doğru giden ve üzerinde büyük kamu yapılarının bulunduğu ana cadde,
b-) Merkezden ya da büyük caddelerden mahallelere giden sokaklar,
c-) Mahalle içindeki sokaklar.
              Osmanlı kentlerinin aksine bazı İslam kentlerinde çıkmaz sokağa pek rastlanmaz.
Siyasi Çelişki
              İslamiyet’in ortaya çıktığı ilk devirlerde cemaatler bulunmaktaydı. Daha sonra ise devletler oluştu. Cemaatlerin söz hakları kısıtlanmak için zaten bunların devlet içinde temsil edildiği düşüncesi ortaya atıldı. Böylece devlet dışındaki çoğunluk dışlandı. Bunla birlikte İslam’da kent alanı İslam cemaatine en uygun alandır. İslam kenti cemaatle iktidar arasında durmaksızın yenilenen ve hiçbir zaman kurumsallaşmayan bir durum arz eder.
              Osmanlı Devleti’nin Tanzimat öncesindeki kent alanını düzenleme girişimleri ve bu konuda uğradığı başarısızlık, cemaat ve iktidarın kent alanı konusunda verdikleri mücadelenin bir parçasıdır. İslam kenti olarak tanımlanan olgu ne iktidarın istediği türden düzenli, güvenli ve kendi denetimindeki bir kent modelinin ne de bir cemaat idealinin bir sonucudur. Bu koşullarda   Osmanlı Devleti’nin kent savaşını yine ancak Batı kanunlarıyla uyguladığı takdirde kazanabileceği ve yine buna girişmek için acele ettiği anlaşılmaktadır.

19. YY’DA İSTANBUL METROPOL ALANININ DÖNÜŞÜMÜ (İlhan TEKELİ)
              1839 Osmanlı-İngiltere ticaret antlaşması ve 1839 Tanzimat fermanıyla birlikte 19. yüzyılda kent yapısında önemli değişiklikler meydana gelmiştir. Geleneksel sistemin çöküşü ve yeni ihtiyaçlar şehirlerdeki değişimlerde önemli yere sahiptir.
İdare ve Yansıma Yetkisinde Yeni Düzenlemeler
              1826’da yeniçeri ocağının kaldırılmasıyla klasik Osmanlı kent yönetim sistemi zayıflamış ve çalışmaz hale gelmiştir. Kadılar eski önemini kaybetmiştir. Bununla birlikte bu dönemde dikkat çeken bir diğer husus da yapı işlerindeki idarede de değişikliğe gidilmesidir. Nitekim inşaatların teknik sorumluluğu mimarlara verilmiş, sultanın yapılarının mali denetimi ise şehreminine verilmiştir. Bu gelişmelerle mahalli idare arayışı önem kazanmış bu da 1855’de şehremaneti yönetiminin oluşturulmasıyla hayata geçirilmiştir. Şehremanetinin yeterince başarılı olamaması üzerine 1856’da İntizam-ı Şehir komisyonu kurulmuştur. Bu komisyonun önerileri ile hazırlanan nizamname ile İstanbul iç belediye dairesine ayrılmıştır. Bu belediye dairelerinin başarılı olamamaları üzerine 1868 şehremaneti makamı tekrar güçlendirilmiştir.
              Kent yönetiminde idari değişikliklerin yanı sıra yasal değişiklikler de yapılmıştır. Bu gelişmelerden birincisi kent topraklarında mülkiyetin kurumsallaşmasındaki değişmeler ikincisi ise mülkiyet üzerindeki kısıtlamaları biçimlendiren imar yasasındaki gelişmelerdir. Bu düzenlemeler ilk defa 1839’da yayımlanan “İlmühaber” de yer almıştır. İleriki dönemlerde buna benzer birçok nizamnameler meydana getirilmiştir.
İstanbul’da Planlama Faaliyetlerinin Başlaması ve Gelişmesi
              İstanbul’un ilk ölçülü haritası Fransız mühendis Kauffer’in yaptığı yaklaşık 1/ 25.000 ölçekli haritadır. Bu haritada geleneksel Osmanlı kent dokusunda farklılaşmış hiçbir kesim görülmemektedir. Kentin dokusunun ebniye nizamları ile dönüşmeye başlamasının başlangıcı olarak görülebilecek harita II. Mahmut’un Helmuth Von Moltke’ye yaptırdığı 1836-1837 tarihli ve 1/25.000 ölçekli haritadır. Osman Nuri Ergir’e göre Von Moltke’nin haritası üzerinde bir planlama çalışması da yapılmıştır.  
Kent Formunun Gelişmesi
              Tanzimat’ın ilanından yetmiş yıl sonra kentin yapısında önemli değişiklikler olmuş ancak batı ile karşılaştırdığımızda değişikliklerin hedeflenenden oldukça uzak kaldığı da bir gerçektir. Bu değişiklikler genelde kent merkezinde olmuştur. Merkezdeki yol ağlarının araba ve tramvay ulaşımına elverişli hale getirilmesiyle merkez içi bütünleşme gerçekleştirilmiştir.
              Bu dönemde kentin konut yapısında büyük değişmeler olmuştur. Bu değişmelerin üç farklı boyutu bulunmaktadır. Birincisi; ahşap konutlardan kagir konutlara geçiş, ikincisi; konut alanlarında sıra evlerin ve apartmanları ortaya çıkması, üçüncüsü ise; kentin yeni alanlara yayılma ve yangın yerlerini düzenleme sonucunda yeni bir biçim almasıdır.
TANZİMAT DÖNEMİNDE KUZEY YUNANİSTAN’DA ŞEHİRCİLİK VE MODERNLEŞME   (1839’dan 19. Yüzyıl Sonuna Kadar) (Alexsandra YERALİMPOS)
              Kuzey Yunanistan ve özellikle de Makedonya 19. yüzyılda batıyla doğrudan ilişki içinde etkin ve dinamik bir bölgeydi. Ülkenin önde gelen ve büyük öneme sahip olan bazı limanları, yeni ekonomik ve toplumsal ilişkilerin giriş noktaları işlevini gördüler. Modernleşme süreci ülke içindeki bazı zanaat ve ticaret merkezlerinin gerilemesini getirdiyse de demiryolu ekserleri üzerinde bulunan ya da mevcut enerji kaynaklarını kullanan yeni merkezler gelişti.
              1870-1880 arasındaki ve 1905’teki demografik verilerin araştırılması pek çok açıklamadan daha anlamlıdır. Selanik ve Mastır vilayetlerinin 1905’teki nüfus yoğunlukları oldukça düşük bir oranla kilometre kare başına 30 kişidir. En yüksek yoğunluklar limanların çevresinde ve tütün üreticisi kazalarda görülmektedir. Yine 1905 nüfus sayımına göre; Selanik vilayetinin kent nüfusu toplam nüfusun % 43’ünü bulmaktadır. Sınai gelişme bu vilayetlerdeki canlılığın bir başka bileşenidir. İlk modern fabrika olan bir iplik fabrikası 1874’te Nausa’da kuruldu. Küçük kent kısa sürede Makedonya’nın önde gelen sanayi merkezi haline geldi ve 1880’de beş bin olan nüfusu 1905’te on bine çıktı.
Sonuç
              Osmanlı modernleşmesi kuzey Yunanistan kentlerinin kentsel mekanı açısından tamamlanmamış bir süreç olarak kaldı. Zaten bu süreç yüzyılın başında siyasal ve bölgesel egemenlik, nüfus artışı, teknoloji, ekonomi ve toplumsal tercihler alanlarında meydana gelen büyük sarsıntılar nedeniyle kısa sürdü. Yine de sanayi öncesi aşamasındaki geleneksel kentlerin özellikle görüntülerinin değişmesine ve modern kent yönetimi aygıtlarının kurulmasına katkıda bulundu.
BALKANLARIN KAVŞAĞINDAKİ MANASTIR (1816-1918) (Bernard LORY-Alexandere LOPOVİC)
              Bugünkü Makedonca adı Bitola olan Manastır, 20. yüzyıl başlarında Osmanlı Makedonya’sının ikinci kentiydi. Siyasal, ekonomik ve kültürel önemine rağmen araştırmacıların dikkatini pek çekmeyen kentin tarihi henüz yazılmamıştır.
Kentin Konumu
              Manastır’ın coğrafi konumu, bölgesel ve Balkanlar düzeyinde olmak üzere birbirini tamamlayan iki mantığa tekabül eder. Makedonya’yı oluşturan havzalar arasında, kuzey-güney doğrultusunda uzanan Pelagonia Ovası, 112 kilometreyi bulan uzunluğu ve 20 kilometreye varan genişliğiyle en büyük arazi parçalarından biridir. Ovanın güney batı sınırında kurulu olan Manastır, gelişimiyle kuzey doğudaki Pirlepe’ye baskın çıkmıştır. Bunun nedeni Balkanlar düzeyinde daha elverişli bir konumda bulunmasıdır. Manastır, Ege Denizi’ni Adriyatik’e bağlayan büyük doğu-batı yolunun tam ortasındadır.
Kuşbakışı Tarih
              Bugünkü   kentin iki kilometre kadar güneyinde Heraklea Lyncestis adlı antik bir kentin kalıntıları vardır. 6. yüzyılda Roma İmparatorluğu’nun dağılması Slav akınları ve deprem   sonucu kent tarihten silinmiştir. Yakında bulunan bir manastır yerleşim merkezi yapılarak yeni bir kent olan Manastır oluşturulmuştur. Bu yeni isme ilk kez 1014’te rastlamaktayız. 1382-83 yıllarında Osmanlının eline geçtikten sonra Arnavutluk’a karşı bir askeri üsse dönüştürülen Manastır, 1526-28’de değeri 106.226 akçe olarak belirtilmiş bir tımar bölgesinin merkeziydi.
Tanzimat Öncesinde Yeni Bir Atılım
              Manastır yıllarca anarşinin pençesinde kalan Balkanların batı kesiminde Osmanlı otoritesini yeniden sağlamak üzere bir hareket üssü haline getirildi.   Sultan II. Mahmut, 1816’da Rumeli beylerbeyliğinin merkezini Sofya’dan Manastır’a taşıdı. Dinamik bir nüfusun göçüyle canlanan, bütün Balkanların idari ve askeri merkezi konumuna gelen ve ticaret için gerekli ortama yeniden kavuşan Manastır, Tanzimat dönemine en iyi koşullarda girdi.
Kentin Gelişimi
              Şehircilik ve mimarlık alanındaki yeniliklere, imparatorluk içinde Batılılaşma hareketlerinin imtiyazlı temsilcileri olan askerler öncülük etti. 1830’ların sonlarında Köse Ahmet Zeklid Paşa, kışla mahallesi yaptırdı. Buradaki binalar Balkan ve Osmanlı geleneklerinden kökten farklı bir mimarisinin ilk örnekleriydi. Kent 19. yüzyıl ortalarında henüz geleneksel ekonomiye yani zanaat düzeyindeki imalata ve komşu kırsal bölgelerle ticarete dayanan bir refah dönemi yaşadı. Bu canlı dönemin ardından 1870-78’li yıllarda duraklama baş gösterdi.
Manastır’da “belle’e poque”
              Manastır’da 1890’dan başlayarak yeni bir canlılık hissedildi. Kent bu dönemde hızlı dönüşümler içine girdi ve gelişiminin doruğuna çıktı.   Kentin modernleşme ekseni Dragop’u izlemiştir. Kentin bu bölümü zamanla ticari özelliğini kaybetti. İdare merkezi ve konut alanı haline geldi.
İdari İşleyiş ve Halk
              Manastır’ın   19. yüzyıl sonrasındaki atılımında itici güç olarak önemli idari gelişmelerin   de payı vardı. Tanzimat’tan sonra Beylerbeyilik kaldırıldı. Kent 1881’de Büyük Manastır vilayetinin merkezi oldu. Askeri açıdan kent Rumeli ordusu olarak bilinen Osmanlı üçüncü ordusunun genel karargahıydı. Bu dönemde Pelagonia Ortodoks metsopoliti kentte oturmaktaydı. Manastır, aynı zamanda Katolik propagandasının dayanak noktalarından biri oldu. Protestan misyonerler de kentte kendilerine bir yer buldular. Ayrıca 1860’lardan itibaren birçok büyük devlet Manastır’da konsolosluk açtı. Bu dönemde Manastır halkı, Slavlardan, Arnavutlardan, Türklerden, Yahudilerden, Rumlardan, Çingenelerden ve Rumenlerden oluşmaktaydı.
Milletler ve Obstina  
              Dinsel, etnik ve dilsel homojenlik bakımından sorunlu olmayan tek millet Yahudiler idi. Hepsi Sefarad   olan Manastır Yahudileri Judeo-Espanyolca konuşuyorlar, din, kültür ve eğitim yaşamlarını kendileri düzenliyorlardı. Küçük Katolik ve Protestan milletleri Manastır’da marjinal bir konumdaydı. Ayrıca yerleşim terimleri de oldukça yeniydi. Ortodoks milleti ise kentin en kalabalık grubuydu. Ama art arda gelecek olan bölünmelerle zayıflayacaklardı. Bu grupta Slavlar, Arnavutlar, Rumlar ve Çingeneler yer alıyordu.
              Millet, Osmanlı İmparatorluğu’nun genelinde var olan bir kurumdu. Bunun yerel düzeyde somutlaşan ifadesi Türkçe cemaat sözcüğünün Slavca karşılığı olan obstinaydı. O dönemde birçok obstina vardı. Ortodoks Hıristiyanları üç obstinaya bölünmüşlerdi. Bulgarlar, Yunanlar ve Arumenler.
Okullar Arası Rekabet
              Makedonya’daki farklı Hıristiyan grupların okulları arasındaki rekabeti incelemek açısından en iyi malzemeyi Manastır sağlar. Balkanların tam ortasında bölgesel bir metropol olan Manastır’daki okullar obstinaların ve belki de daha ileri düzeyde olmak üzere, onları finanse eden dış kurumların özel ilgi alanı haline geldi. Genel kanıya göre en itibarlı öğretim kurumları Rumlara ait olanlardı. Bulgar eğitim kurumları Rumlarınkilerle rekabet edecek düzeyde değildi.
Müslümanlar
              Manastır’ın Müslüman nüfusu 20. yüzyılın başında 9-18 bin arasında tahmin ediliyordu. Fakat yine de bu konudaki bilgilerin kısıtlı olmasından dolayı kesin bir bilgi vermek mümkün değildir. Müslümanlar etnik ve dinsel açıdan homojen değildi, çünkü kışladaki Anadolulular dışında çoğunlukla Rumelili olan Türklerden, Arnavutlardan ve Makedonya’da “çorbacı” olarak bilinen   Müslümanlaşmış Slavlardan oluşuyordu. Müslüman dayanışması Arnavut ulusal hareketinin yükselişiyle birlikte zayıflamaya başladı.
Şiddet Merkezi Manastır
              Manastır’ın refahı, Makedonya ve Arnavutluk dağlarından geçen ulaşım araçlarının güvenliğini sağlayabilen bir rejime bağlıydı. Ama bu dönemde bu yollar son derece güvensizdi. Bunun nedeni yolcuları soyan haydutlardı. Osmanlı Devleti’nde yetkili makamlar bu haydutlarla bazen sert bazen de yumuşak bir şekilde mücadele etmişlerdir.Bu haydutlar; çocuk kaçırma, yağmalama ve bazı kişileri katletme gibi girişimlerde bulunmuşlardır.
Tarihin Çılgınlığı: 1912-1918   Yılları
              8 Ekim 1912’de I. Balkan Savaşı başladı. Kumanova Zaferi, Sırbistan’a Makedonya fethinin yolunu açtı.
              Bulgar- Sırp antlaşmasının gizli maddelerine göre Manastır, Bulgaristan’a verilecekti. Ancak 1913’te tekrar bir Balkan Savaşı patlak verdi. Bulgarlar eski müttefiklerine saldırdı. Ama savaş Bulgarların aleyhine sonuçlandı. Sırbistan, Manastır’ı eline geçirdi. Ama 28 Temmuz 1914’te I. Dünya Savaşı başladı ve Alman ve Bulgar orduları Manastır’ı aldı. 1916’da ise Manastır, Fransız-Sırp ittifakına geçti. Sonuç olarak bu savaşlarda kent büyük tahribata uğradı.
BİR TİYATRO AMATÖRÜ: AHMED VEFİK PAŞA VE 19. YÜZYILIN SON ÇEYREĞİNDE BURSA’NIN YENİDEN BİÇİMLENMESİ ( Beqrite Saint-Laurent)
              Memuriyet yaşamı boyunca Tanzimatçılarla birlikte hareket eden Ahmed Vefik Paşa, 6 Temmuz 1823’te İstanbul’da doğdu. Divan-ı Hümayun’da çalışan bir tercüme ailesindendi. Dedesi Yahya Efendi, Tercüme Odası’nda tercümanlık yapan ilk müslümandı. Babasının görevi dolayısıyla Fransa’ya giden ve üç yıl Saint-Louis lisesinde okuyan Ahmed Vefik, memuriyetine Tercüman Odası’nda başladı.   Bursa valiliği dışında kendisine verilen görevlerde çok az süre kalması onun çok çabuk yükseldiğini gösterir.
Ahmed Vefik Paşa Bursa’da
              Ahmed Vefik Paşa’nın, Bursa’ya gidişi eski başkenti neredeyse yerle bir eden 1855’teki korkunç depremin sonrasına, kentin yeniden inşa edilmesi dönemine rastlar. Burada Anadolu sağ kol ciheti müfettişi olarak bulunan Ahmed Vefik’in görevleri; yolların denetlenmesi ve bir inşaat programı oluşturulmasını içeriyordu.
Şehirci Ahmed Vefik
              Bursa’da işe Hüdavendigar eyaletindeki bölge yollarını modernleştirerek başlayan Ahmed Vefik, taşranın büyük kentlerini Bursa’ya bağlayan yeni yollar açtı. Kent içindeki Müslüman mezarlığını ortadan ikiye ayıran ve ana caddeye birleşen Gemlik Caddesi adlı geniş bir yol açtırdı. Ara sokaklar genişletildi, yükselti ve çıkmazlar kaldırıldı. Bunlar geleneksel Osmanlı kenti dokusunda yapılan köklü değişikliklerdi. Sonuç olarak Ahmed Vefik’in kent dokusunda gerçekleştirdiği değişiklikler mütevazı boyutları aşamadı.
Mimari Çalışmalar
              Bursa’daki hemen hemen bütün Tanzimat anıtları 1863’ten sonra Ahmed Vefik Paşa’nın valiliği sırasında yapıldı. Ahmed Vefik, mimari projelerinden yalnızca birini bu şehirdeki ilk döneminde gerçekleştirdi. Bu eser 1863’te yapılan Hükümet Konağı idi.
              Özellikle valiliği sırasında büyük projeleri gerçekleştiren Ahmed Vefik Paşa, bu dönemde sivil mimari anıtlar, özel kuruluşlar yaptırdı. Sivil binaların ve özel vakıfların hepsi 1879’dan sonra inşa edildi. Bunlar arsında hastane, tiyatro, belediye binası ve posta-telgraf idaresi yer alır.

Sonuç
              Ahmed Vefik Paşa, kendi döneminin diğer pek çok yenilikçisinden farklıydı. Çünkü kendisi; edebiyata, şehirciliğe ya da mimariye ilişkin her girişiminde modern ilkeleri kabul etmekle beraber yararlılık ve Osmanlı geleneklerine uyum açısından değişikliklerini gözden geçirdi.
KEÇİ KILINDAN KALPAĞA: OSMANLI İMPARATORLUĞUNUN SON YÜZYILINDA ANKARA’NIN GELİŞİMİ (François GEORGEON)
              Ankara bundan bir yüzyıl önce Tokat, Sivas, Kayseri ya da Konya kadar büyük olmayan onlar gibi Anadolu’dan Suriye veya İran’a yönelen kervan yollarının düğüm noktasında Anadolu’nun bozkırında yer alan küçük bir kentti. Ama bu şehrin tarihi saydığımız diğer kentlerden daha iyi bilinmektedir. Bunun da nedeni 1923’te Türkiye’nin başkenti olmasından dolayı tarihçilerin kentin tarihine daha çok yönelmesidir.
Tanzimat’ın Arifesinde Anadolu Bozkırının Bağrından Bir Kasaba
              Çevresindeki ovayı yaklaşık yüz metre yükseklikten seyreden volkanik bir tepe üzerinde bulunan Ankara, eski çağlardan beri bir kale kentti. Çevresinde tarım alanları azdı. Birçok alan hayvan sürülerinin güzergahıydı. Kentin başlıca uğraşı ticaretti. Yörenin önde gelen uğraşı adını kentten alan “angora” keçisinin yetiştirilmesi ve elde edilen tiftiğin işlenmesiydi.
              16. yüzyıl sonlarında yaklaşık 30 bin nüfusu olduğu tahmin edilen kentin 19. yüzyıl başlarında 25 bin kişiden oluştuğu tahmin edilmektedir.
Evrimdeki Etkenler
              Ankara’da 19. yüzyılın ilk yarısına değin ekonomi de baş rolü oynayan yün işi çökmüş durumdaydı. Çünkü bu tarihlerde İngiltere’de kumaş fabrikaları gelişmiş ve ayrıca Ankara keçisi yetiştirilmişti. Ayrıca Ankara’da bir kıtlık yaşandı. Bunun yanı sıra 1873 kışının da set geçmesiyle Ankara keçisi % 60 azaldı. Ayrıca 93 Harbine giden Türk nüfus nedeniyle nüfus oranı azaldı.
Büyük Bir Kaderi Beklerken: 20. Yüzyıl Başında Ankara
              19. yüzyılın sonunda Ankara’nın geleceği açısından belirleyici önemde bir olay yaşandı. Bu kente demiryolunun gelişiydi. Böylece Ankara İstanbul’a sadece 2 km. uzaklıkta oldu. Ulaşımın kolaylaşması ile tarım üretimi ön plana çıktı ve buğday üretimi tiftiğin önüne geçti. Tarımdaki ilerlemenin aksine bu dönemde sanayide ilerleme görülmedi.
Son Söz
              Ankara’nın yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’ne başkent olarak seçilmesinin bir çok nedeni vardır. İstanbul, her yeni tehlike karşısında aciz duruma düşüyordu. Bu da başkentin daha güvenilir bir bölgede olması gereğini ortaya koyuyordu. Ayrıca buranın başkent olmasındaki bir diğer etmen de demiryolunun gelmesiyle birlikte ticaretin öneminin artmasıdır.
ERMENİ KAYNAKLARINA GÖRE YÜZYILIN BAŞINDA VAN (Anahide Ter Mirassion)
              Dik yamaçlarla çevrili kayalık bir çıkıntıya yaslanmış olan Van, 1918’de tamamen yıkılmış bir kenttir. Bugün Van’ın eski yerleşim alanı sağda solda birkaç minare kaidesi, duvar temeli ve kilise kalıntısının yükseldiği geniş bir ören alanıdır.
Kentsel Mekan  
              Van şehri eski çağlardan itibaren üç ayrı kesimi kapsamaktaydı.Kale, şehir ve bahçeler.
a-) Kalenin genişliği 1 km.’yi yüksekliği de 200 metreyi buluyordu.
b-) Şehrin kendine özgü bir yapısı vardı. Bu alanı bir hendek ve mazgallı çift surlar çevreliyordu.
c-) Bahçeler ise, şehre yaklaşık 2 km. , yürüyüş mesafesi olarak da 15-20 dakika uzaklıktaydı.
Nüfus
              Bu şehirde tam bir nüfus sayımının yapılmış olmaması ve idari reformların çokluğu vilayetin nüfusunun gelişimi hakkında herhangi bir bilgi vermeyi imkansız hale getirmektedir.
Ekonomi ve Toplum
              Van’ın ekonomisi hiçbir zaman geleneksel yapının dışına çıkamamıştır. Demiryolunun ulaşmadığı Van, ticaret yollarının da dışında kalmıştır.
              Toplumsal olarak Van halkı üç cemaatten müteşekkildi; Türkler, Kürtler ve Ermeniler. Van’a en son gelen cemaat olan Türkler sayıca az olmakla beraber kent aristokrasisini oluşturmaktaydı. Kürtler ise buradaki Müslümanların çoğunluğunu oluşturuyordu. Diğer bir cemaat olan Ermenileri ise 20. yüzyılın başlarında asıl ilgilendiren konu güvenlik ve insan hakları sorunuydu.
YAHUDİLER, ARAPLAR VE KOLERA: 19. Y.Y. SONUNDA BAĞDAT’TA CEMAATLE ARASI İLİŞKİLER( Paul DUMANT)
Modernliğin Eşiğinde Bir Cemaat
              1890’li yıllardaki Osmanlı nüfus sayımına göre kentte 13 bin Yahudi vardı .Fakat gerçekte bu sayı 30 bin civarındaydı ve Yahudiler kentin “ikinci millet”ini oluşturuyorlardı. Yahudiler yerel ticaretin önemli bir kısmını ellerinde tutmalarının yanı sıra İngiliz ürünlerinin ithalinde de uzmanlaşmışlardı. Bununla birlikte Yahudilerin eğitim kurumları yetersizdi. Nitekim 1890’da sadece bir Yahudi okulu vardı. Kentteki Yahudi nüfusun % 5’i geniş imkanlara sahip olan dolayısıyla refah içinde yaşayanlardan oluşurken, % 30’u orta halli ve % 65’i yoksul durumdaydı.
Kolera Bağdat’ta
              Kolera, Ağustos 1889’da Bağdat’ta patlak verdi. Bunun sonucunda Bağdat nüfusunun % 5’ini yok etti. Hastalığın çıkmasıyla dışarıya göç arttı. Bu dönemde en çok korkulan konuların başında kolerayı Yahudilerin yaydığı şeklindeki söylentiler nedeniyle çıkabilecek bir Yahudi-Müslüman çatışmasıydı. Nitekim söylentilerle birlikte çeşitli olayların çıkması da gecikmedi.
Hareketli Bir Cenaze
              Yahudi cemaatinin önde gelen isimlerinden Abdullah Somek’in 14 Eylül 1889’da ölümü Yahudileri kedere boğdu. Cemaat önde gelenleri büyük bir cenaze töreni hazırladılar. İşte bu sırada mezarlıkta Müslümanlarla Yahudiler arasında bazı olaylar çıktı. Müdahalelere rağmen her türden saldırılar ve aşırılıklar haftalarca devam etti.
Pax Ottomanica
              Abdullah Somek’in cenazesinin ertesinde Bağdat’ta birincisi Yahudiler, ikincisi Yahudilere karşı çıkan Müslümanlar ve üçüncüsü de halkın yeniden huzura kavuşmasını isteyen ve Yahudileri destekleyen Müslümanlar olmak üzere üç grup ortaya çıktı. Osmanlı yönetiminin aldığı ilk önlem ise bir komisyon kurmak oldu. Sonuç olarak Osmanlı iktidarı Bağdat’a barışı geri getirme konusunda yadsınamaz bir beceri göstermişti.
İSKENDERİYE KOZMOPOLİT BİR KENT MİYDİ? ( Robert IBERT)
              Renkli kavşakları, kahveleri ve Borsa binalarıyla, plajları ve kumarhaneleriyle, Mağrip, Rum ve İtalyan mahalleleriyle İskenderiye 1900’de kozmopolit bir kentti. Bununla birlikte Mısır’daki uluslar arası ticaretin merkezi olan İskenderiye bir sömürge kenti değildi.
Sayısal Veriler
              Kentin tam güvenilir ilk nüfus sayımı 1897’de yapılmıştır. Fransız seferi sırasında nüfusu 8 bin olan İskenderiye, o zamanlar silik bir kasaba görünümündeydi ve su sıkıntısı çekmekteydi. Mahmudiye kanalının açılması ve birinci tersanenin kurulması sonucu 1835’te nüfus 50-60 bine varmıştı. Temel ürün haline gelen pamuğun ticaretinin yapılması İskenderiye’nin gelişmesini sağladı.
Bir Osmanlı Merkezinin Tarihi
              Mehmet Ali Paşa zamanında deniz kuvvetlerine dayalı bir askeri merkez olarak geliştirilmeye çalışılan kent, Yahudi ve Rum nüfusunun buraya çekilmesiyle önemli bir kent haline geldi.
Batıyla Tanışma
              İskenderiye’nin Batıyla tanışması iki gelişme sonucunda sağlandı. Bunlardan birincisi Mısır’ın 1840’da serbest ticarete açılmasıyla çakışan demiryolu hatlarının inşası ve 1845’te Overland Road adlı güzergahın oluşması, ikincisi ise 1863-65 arasında pamuk üretiminde yaşanan patlamaydı.
Bir Acenta Kenti mi ?
              Sayısal anlamda azınlık da olsalar modern kenti Batılılar oluşturdu. Gerçek anlamda Avrupalı ve Mısırlı da olmayan bu insanlar, İskenderiye limanını ne bir acenta kent, ne de bir sömürge kentine benzeyen bir “özgür kent”e dönüştürmeyi bildiler.
Emperyalizmin Boşalttığı Alan
              Aslında İskenderiye’nin uluslar arası bir kente geçişini sağlayan değişim süreci azınlık cemaatleriyle batı emperyalizminin buluşmasının bir eseridir. Nitekim emperyalistlerin bu bölgeden ayrılmaları bir boşluk yaratmıştır.
Eşraf
              Söz konusu boşluğu eşraf doldurdu. İskenderiye’deki zenginliğin merkezinde yer alan eşraf, kısa sürede bir baskı grubu olarak örgütlenen bankerler ve büyük tüccarlardan oluşmaktaydı. Kent toplumu da bu insanların çevresinde gerçekleşti.
Cemaatler
              19. yüzyıl Mısır’ında dini cemaatleri yabancı kolonilerden ayırt etmek kolay değildi. Ama ayrıntılardaki farklılıkların ötesinde, dini cemaatlerde kolonilerle aynı rolü oynamaktaydı. Cemaatler, toplumsal ve siyasal açıdan çeşitlilik gösteren gruplar arasındaki ilişkileri sağlıyor ve düzenin çevresindeki surları oluşturuyordu.
Örgütlenmeler ve Bağlılıklar
              Genel olarak kentin birbirini tamamlayan iki tip örgütlenmeye dayandığı söylenebilir. Aynı cemaat üyelerini okullar, yardım dernekleri ve dini dernekler aracılığıyla birleştiren örgütleme dikey örgütlenme iken, eşrafı birbirine bağlayan örgütlenme yatay örgütlenmedir.
Belediye
              1890’da belediyenin kuruluşu ve 1930’lara değin süren evrimi, bu işleyiş biçimini aydınlatmaktadır. Belediye, kulüpler arasındaki ilişkilerin somutlaştığı bir kurumdu. Ayrıca ulusal ve dinsel farklılıkların ötesine geçerek kent toplumunu ifade ediyordu.
SONUÇ –
              Özellikle 1839 Tanzimat Dönemi modernleşme sürecinde devletin kent alanına müdahalesinin konu edildiği bu eserde Balkanlardan başlayıp Anadolu ve Mısır’a kadar uzanan Osmanlı kentlerinde yaşanan değişimler anlatılmıştır.
              Tarihçi, şehirci, mimar gibi alanlarında uzman on bir yazarın katkılarıyla hazırlanan bu eserde Osmanlı şehirciliğinin genel özellikleri yanı sıra şehirler çeşitli özellikleriyle ele alınmış ve kendi içlerinde bağımsız olarak değerlendirilmiştir. Özellikle örnek teşkil eden bazı büyük ölçekli şehirlerin yapıları anlatılarak genel olarak Osmanlı şehirlerine ve bu şehirlerin değişmelerine değinilmiştir.

Tarihçi İlhan Kara ve Tarihçi Talha Gönülalan tarafından hazırlanmıştır.



Büyük adamlar tarihi, tarih de büyük adamların yaptıklarını süslemiştir.   La Bruyere
Yeni Başlık  Cevap Yaz



Forum Ana Sayfası  »  Tarih Kitapları
 »  Modernleşme Sürecinde Osmanlı Kentleri

Forum Ana Sayfası


 


Benzer konular
Başlık Yazan Cevap Gösterim Son ileti
Konu Klasör Osmanlı Devleti merve 0 2186 19.01.2010- 19:23
Konu Klasör Osmanlı Tarihi emreaksakal 0 1812 17.04.2014- 20:10
Konu Klasör Osmanlı Resimleri admin 0 7083 25.10.2010- 13:03
Konu Klasör Osmanlı Tuğraları admin 0 4157 12.09.2010- 16:26
Konu Klasör Osmanlı Şehzadeleri admin 0 2592 20.01.2010- 23:05

Etiketler   Modernleşme,   Sürecinde,   Osmanlı,   Kentleri


Forum Yazılımı:   php Kolay Forum (phpKF)  ©  2007 - 2010   phpKF Ekibi

Tarihonline.com

 RSS Beslemesini Görmek için Tıklayın   RSS Beslemesini Google Sayfama Ekle   RSS Beslemesini Yahoo Sayfama Ekle



Sitemap | Ping | Yazı Yazma |

Kültür ve Sanat